Hakan Günday yeni kitabı Zamir’i anlattı: Aslında distopya geçmişi anlatıyor

Hakan Günday yeni kitabı Zamir'i anlattı: Aslında distopya geçmişi anlatıyor

“Bu bebek kimseye bir şey yapmadı. Bu bebek bir günahsız. Daha doğalı kaç gün oldu? Ama bakın, ahali ona ne yaptı? Niçin korkuyorum, biliyor musunuz? Bir gün büyür de insanlardan intikam elde etmek ister diye korkuyorum. İçinde nefretle büyür diye korkuyorum. İşte bu bebeğin hayattaki en büyük mücadelesi bu olacak! Bu bebek tekrar tekrar vicdanı pak kalsın diye savaşacak! Daima hakiki niyetiyle sınanacak! Ve acilen biz ona böylece bir ad koyalım fakat bu mücadelesini hiç unutmasın. O Kadar bir isim olsun ancak bu çocuk, sahip olduğu en değerli şeyin vicdanı olduğunu bilsin. Her şeyin bir kasıt meselesi olduğunu anlasın! Niyeti tekrar tekrar iyi olsun! Adı her söylendiğinde bu çocuk dürüst yoldan ayrılmaması gerektiğini hatırlasın. Bu pek bir isim olsun fakat…” O bebeğin adı Arapça’da “vicdan ve iyi amaç”, Rusça’da “barış için” anlamına gelen Türkçe’deyse “cümlede varlıkların adları yerine kullanılabilen kelime” olan Adıl oldu. İşte o Zamir, sekiz yıl aradan daha sonra baştan okuruyla buluşan Hakan Günday’ın öncelikle “vicdan” edinmek üzere barışa engel olan herkesi ve her şeyi sorguladığı yeni romanının kahramanı. Hayatı annesinin onu bıraktığı Türkiye-Suriye sınırındaki bir mülteci kampında başlıyor. Sanıyor fakat annesi oğlunu oraya bırakırsa onun bir yaşam şansı olacak, kaderi anasına benzemeyecek, geleceği başkalarının insafına kalmayacak. Lakin daha hayatının başında insafsızlığı öğreniyor Zamir. Kampta patlayan bomba yüzünü yok ediyor. Hayata yüzü olmayan biri olarak onu büyüten destek kuruluşu için canlı yayınlarda para toplayarak devam ediyor. Taa ki adı konarken kaderinin belirlendiği gibi “vicdanını temiz yetişmek” için gireceği bir çaba amacı bulana kadar. Bir takviye kuruluşu kadar büyütülen Adıl yeniden bir takviye kuruluşu için dünyaya barışı getirmek amacıyla çalışmaya başlıyor. Fakat nasıl bir dünyaya?
 
Türkiye’deki plebisit

Yeni binyılın eşiğindeki dünyaya. Tüm kıtalarda savaşın sürdüğü dünyaya. Filistinlilerin İsrail’in zulmünden kurtulmak için yeraltı şehirleri kurup kendilerini diri diri gömdüğü, Afrika’da insanların birbirini palalarla doğradığı, Almanya’nın ülkelerini inşa etmek için çağırdıkları Türklerle artık birlikte yaşayamadıklarına karar verip onları sınır dışı etmeye karar verdikleri ve meydana çıkan bütün itiraz seslerine “cezamızı öderiz” diyerek kulaklarını tıkadıkları bir dünyaya. Almanlar tıpatıp İkinci Dünya Savaşı’ndaki gibi Türkiye’ye göndermek istedikleri soyunda Türkiyelilik olan herkesi bir kampa toplamaya hazırlanırken anavatan da onları olmak için pazarlık masasına oturuyor. Anavatan da yani Türkiye’de böylece bir lider var ama kendisi bir vantrilok, yıllardır karnından konuşarak, halkının sesi olduğunu iddia ederek kendini sevdirmeye ve saydırmaya çalışıyor. Fakat birileri onu eleştirince gazabı sert oluyor, küsüyor ve gözü hiçbir şeyi görmüyor. Kendi varlığını tartışmaya niyetli olanları durdurmak için de ülkeyi plebisite götürüyor. Soru da “Allah var mı?” Yanıt “evet” çıkarsa bundan böyle Allah’ın dediği olacak Türkiye’de. Elçi de kim varsayım edin!

Barışma için savaş

İşte böyle bir dünya yeni biryıla hazırlanırken yüzü olmayan Zamir insanları barışa ikna etmeye çalışıyor. Bazen yalan söyleyerek ara sıra oyunlar oynayarak ara sıra tuzaklar kurarak “öldürmemeye” ikna etmeya çalışıyor devletleri, insanları. Fakat bitmiyorlar bir türlü. Ve her seferinde yine toslayacak bir duvar çıkıyor karşısına. Çünkü ona vicdanlı olması öğütlenirken çok güvendiği takviye kuruluşlarının bile ne kadar vicdansız olduğu söylenmemiş. Barışma getirmek için savaş çıkarıldığını içine sindirmesi zaman almış. Kitapta bildiğiniz, inandığınız her şey yıkılıveriyor doğrusu. Her tümce, her sözcük gönderme taşıyor. Ve evet, Günday ayrıca zihninizle ayrıca de asap uçlarınızla oynuyor. Madalyonun iki yüzünü de gösteriyor. Sonunda Zamir savaşları bitirmek için bir usul buluyor bulmasına ama kitap yeni binyılda yani 2000’de bitiyor. Çünkü yazara kadar bugün yaşananları değil sayıp distopyaları geleceğe aitmiş gibi kullanmak bir tezgâh. Kitaptan alıntıyla başladım böylece bitireyim: “O hikâyelerin gelecekte geçtiğini bahis etmek, bugün herkesin herkese saldırdığı ya da zorlama uyguladığı ülkelerde yaşayan insanlara yapılabilecek en büyük hakaretti! Dolayısıyla distopya, ancak geçmişi anlatan bir hikâye olabilirdi. Ne de olsa geleceğe dair kurulabilecek tek bir hayal vardı. Çünkü dünyanın distopik tarihinde hemen şimdi görülmemiş tek şey oydu: Ütopya!” (Efnan Atmaca – Milliyet)

Yorum yapın