“Farklı kabuklarımız olabilir ama aynı hayallerden oluşuyoruz”

“Farklı kabuklarımız olabilir ama aynı hayallerden oluşuyoruz”

“Müzik sonsuzluğun anlatımıdır” der Alman düşünür Friedrich Schelling, ama milattan önce bu dünyayı şereflendirmiş olan Antik Yunan filozofu, matematikçi Thales’in sözünü daha manidar bulurum: “Bir ülkenin türkülerini yapanlar kanunlarını yapanlardan daha değerlidir.” Peşrevimizi sarkıttığımıza kadar dilerseniz bugün rotamızı müzik belirlesin! Bu minvalde de 5-6 Kasım’da bir maniniz yahut, güzergahınızı Zorlu PSM’de müzikseverleri beşinci kere ihya edecek olan Mix Festival’e çevirmenizi salık veririm. Bu sene coşkusunu ‘polifonik’ mottosuyla sahneye taşıyacak olan festivalin konukları arasında:

“Vérité”, “Nudes” gibi şarkılarıyla kulaklara zuhur ettiğimiz, “Belçika’nın heyecanlandırıcı yeni sanatçısı” olarak lanse edilen Claire Laffut; memleketin elektronik müzik alanında dünyaya açılan medar-ı iftiharlarından Ah! Kosmos; ‘pop müziğin ayırt edici yönleriyle dans müziğinin komünal özelliklerini şarkılarında bir araya getirmeyi hedef edinen’ Alman ikili COMA; ‘Something New’ albümüyle müzik piyasasına gösterişli bir geri dönüş yapan Belçikalı elektronik rock grubu Goose; ve ‘geleneksel Anadolu müziği, psikedelia, surf rock ve post-punk’ın zıtlıklarını fütürist yaklaşımıyla sürdüren’ Niyet Su Akyol gibi isimler yer alıyor.

61829a8f2af107209c00ec4c.png

Benim, festivalin yamacına ilişme sebebime gelince; Eylül 2020’de çıkardığı “Anatomy Of Light” adlı albümüyle dünya turnesine çıkan ve bu kapsamda da İstanbullularla bir kez daha yolu kesişen şarkıcı, yazan, besteci Simon Buret ve besteci, düzenleyen Olivier Coursier’den oluşan Fransız elektro pop – rock müzik ikilisi AaRON. Beş sene önce yeniden bir İstanbul konseri öncesi röportaja düşmüştük AaRON ile. Tabii bu kez pandeminin örtüsünde öbür bir halet-i ruhiyede kelama düşüyoruz fakat… Gelin, şimdi sözü, “Tüm pürüzlerini kucakla, hepimiz sadece hatalı dönüşlerin birer torbasıyız, her tarafta anlatıldığı gibi bir ‘mükemmellik’ yok ve bu sorun yok” diyen Simon Buret’e bırakalım.

“Artık daha fazlasını biliyoruz”

 

 Sizinle 2016’da İstanbul Babylon konseri öncesinde bir mülâkat gerçekleştirmiştik. Aradan 5 yıl geçmiş. Lakin bu 5 yılın, 2 yılında pandemi gibi bir gerçekle yaşadık, oysa hâlâ da yaşıyoruz; sonucunda da dünya insanları olarak bambaşka bir yaşama evriliyoruz. Tüm bunların sonucunda, “dünya daha iyi bir yer olacak” diyenler de var, “bütün tersi olduğu gibi devam edecek” diyenler de. Siz, pandemide neler yaşadınız; bu görmediğimiz virüsün hayatınıza, yaşamınıza ve yaptığınız müziğe etkisi nasıl oldu?

Bence hâlâ neler olup bittiğini kavrama sürecindeyiz. hemen çoğu açıdan bir kaosun içindeyiz. Ve bu bence fazla garip, belki de ahali ilk önce bir şeylerin değişmesi gerektiği gerçeğiyle yüz yüzeler ve kartlar bu kez bizim elimizde. Sevdiğim bir metafor var; çiçeklerin ayrışarak çoğalmasıyla ilgili. Hepimiz birbirimize bağlıyız ve bu klişe bir söylem yok. İnsanoğlu, ot gibi yaşama, bu gezegen ve hayvanlar tümü birbiriyle bağlantılı. Sanatsal açıdan bakacak olursak da, her şeyin en geliştiği dönemler düş kırıklıklarının, gerçekleştirilmemiş arzuların ve fantezilerin olduğu zamandır. Bu bakımdan benim için yaratıcı bir dönem bu fakat dünya tarihinde ise çok kuvvetli bir dönüm noktası olacağını düşünüyorum.

Bugün pandeminin etkisinde dünyanın gidişatına bakınca benim gördüğüm tabloyu özetleyen filozoflar Theodor W. Adorno ve Srećko Horvat’ın şu sözleri oluyor: “Felaketin en kutup, en keskin bilinci bile yozlaşıp gevezeliğe dönüşme tehlikesinden muaf değildir” ve “Bundan Böyle durum ‘dünyanın sonunun hiç hayra alamet olmadığını’ biliyor, ama bir şey yapmıyoruz.” Buradan hareketle siz, yakın ve uzak gelecekteki insanları, müziği, kısaca hayat alanlarını nasıl öngörüyorsunuız?

Gelecek konusunda heyecanlı olduğumu söylemeliyim. Biz konuşurken bile dünya daha da küçülüyor, daha çok insan birbiriyle irtibat kuruyor ve birçoğu vizyonları doğru yeni şeyler hayata geçirmeye başlıyor. böylece de bir birey öğrendiği ışığını başkasına yansıttığı / tuttuğu vakit, veri kuvvetli bir tabanca haline geliyor. Yaşam var olduğu sürece savaş, hakimiyet, eşitsizlik hepsi var olmaya devam edecek, lakin dehşet şeyleri sır olarak saklamak daha da zorlaşmaya başlayacak. Ve bugün, örneğin, 35 saat içinde gezegenin hemen hemen her yerine gidebilirsiniz. İşte bütün bu nedenlerden nedeniyle da farkındalığımız artıyor. Peki, bu bir takım şeyleri değiştireceğimiz anlamına mı geliyor? Bazıları için evet bazıları için ise hayır. Paris’deri bir adam, oturduğu kanepeden, belki de hiç gitmeyeceği bir yerdeki bir kaplumbağa yuvasını kurtarabilir hem de sadece çevrimiçi bir kullanım imzalayarak. Özet Olarak, bundan böyle daha fazlasını biliyoruz.

“Ham metaforların kullanımını seviyorum”

Pandemide, pek fazla sanatçının tersine ikiniz, sadece beklemekle ya da durmakla kalmadınız; öncesinde bir tekli / single ve sonrasında da biri piyano versiyonu olan, toplam da 12 şarkının yer aldığı bir albüm çıkardınız: Eylül 2020 tarihli “Anatomy Of Light”. Gerçek bir retro-fütüristik pop hit’i olan “The Flame” dansı ile açılan albümde, müzikseverler olarak “Odyssee”, “Sauvages”, “Ultrareve”, “Minuit”, “Apollo”, “Fastlane”, “Les Rivieres” gibi şarkılarla bambaşka algılara kapı araladığımız, tekrar başka hikayelerin ritmini hissettiğimiz bir gerçek. Bu kere sanki biz dinleyenlere fonda “ışıklı bir yol” seçtirmişsiniz keza de anatomisini dinleyenin masaya yatırması gereken! Adını manidar bulduğum bu albümün doğuşundan bahseder misiniz? Nasıl bir hissiyatta oluştu bu 12 şarkı? Pandemi sürecinde ilhamınız neydi?61829aab2af107209c00ec50.png

İlham basit: Işık her şeyi giydiren şeydir. Her şeyden önce şekilleri tanımlayan şeydir. Her şeyin kılıfıdır. Kâinat devasa bir gece ve hayatımızın ışığı günde 12 saat geliyor. Güneş ışınlarının gelip her şeye böyle dokunması ve hepsine hayat vermesi çok güzel bir tesadüf. Somut ve metaforik olarak bize keşfetmemiz için bir bölge tanınıyor: Bir bütünün parçasıyız ve her şey birbiriyle bağlantılının ispatı gibi. İçerideki minicik ışıktan, aniden iri bir ateşe dönüşen ve gezegenimizin ciğerleri olan Amazonia’nın heybetli yangınlarına aşk denen o ışıltı haline geliyor.

Işık prizmasını ayrıştırmak istedik. Her kayıtta olduğu gibi bu da bir jurnal fiilen; düşüncelerin, arzuların, yanan fantezilerin olduğu, ayrıca içinde hüsranlar da var özgürleşmeler de. Sesler ve ışıkların arasından geçtiğin ormanda bir yürüyüş. “Tha Flame” albümün birincil parçasıydı. Tüm kaydı aydınlatan bir parıltı gibi; “olmaya yiğitlik et” diyen ilk şarkıydı. İnsanları görünmez bir battaniyeyle veya kuvvet veren bir ceket gibi sesiyle saracak, hayatımızın sokaklarında dolaşacak bir albüm yaratmak istedik. “Anatomy Of Light” albümünün bir önceki kaydımız “We Cut The Night”ın parlak tarafı olmasını istedik.

 

Albüm başlığından kapağına, şarkıların sözlerinden adlarının seçimine ve kısa film tadındaki kliplerine tekrar ince işçilik ve manidar göndermelerle dikkat çekiyor, buna bir notunuz olur mu? Bu dördüncü albüm sizin hayatınızda nerede duruyor?

Adları / başlıkları da tıpatıp sözcükler gibi dikkatle seçiyoruz. Bir kitabın adı gibi; kişinin dinlemek üzere olduğu şeyle ilgili… Kulağına varmak üzere olanın birincil tadıdır gerçekten, böylece tadının hoş, yani lezzetli olması gerekir. Hem ben ham metaforların kullanımını seviyorum. Bu albüm de bunlarla doymuş. “Apollo” şarkısını ilk bitirdiğimiz zamanı hatırlıyorum, bisikletimi alıp Seine Nehri kıyısında sürerken bu albümü daima dinlemiştim. Kendi kendime şöyle dediğimi hatırlıyorum : “İşte bu benim için çok iyi.”

Gelelim yürek ritmini düşürmeden synth’ler ve piyano rulolarla devam ettiren “Ultrarêve” şarkısına. En son 2015’te “Blouson Noir” şarkınızla karşımızda endam eden John Malkovich idi. Şimdi ise “Ultrarêve” videosunda dikize yattığımız (hatta sayenizde diğer bir halini gördüğümüz) Jean-Claude Van Damme. Örneğin, videonun sonunda Jean Claude’un okyanusa şeflik yapması çok iyi bir anlatıydı. Jean Claude ile buluşmanız nasıl oldu, video klibi çekerken nasıl bir yol izlediniz?

Jean-Claude Van Damme bir süredir bizimle kastetmek istiyordu, biz de öyle. Yalnızca buna değecek doğru şarkıyı ve onu müthiş kılmak için doğru projeyi bekliyorduk. “Ultrarêve” bizim için bir sancak niteliğinde. Şarkının dinleyiciye söylediği: “Tüm pürüzlerini kucakla, hepimiz sadece hatalı dönüşlerin birer torbasıyız, bitmiş anlatıldığı gibi bir ‘mükemmellik’ yok ve bu sorun değil.” Kişi, kendisinin en büyük yargıcı ve bu beni çok şaşırtıyor; sabah kendimize baktığımız aynadan başkalarının hakkımızdaki düşüncelerine ve daha birçok şeye…

Mesajım basitti: “Korkma, kusur diye bir şey değil.” Bu insanların jurnal hayatlarında, akıllarının bir köşesinde bulundurmalarını istediğim küçük bir nottu; günlük hayatlarında zorlandıklarında onlara eşlik etmesi ve kendilerini kabullenebilmeleri için. (Buna bende dahilim, şarkıyı yazar kişi olarak, malum şarkı sözleri her zaman kişinin kendisini işaret eder, bilirsiniz.) Kimi isterseniz öpün, nasıl giyinmek isterseniz giyinin, deneyin ve reel kimliğinizi bulun! Oysa bu çok kuvvet, kim olduğunu bulmak yani; çünkü toplumun bize sahte bir ebediyet satış için yarattığı mükemmellik kalıbından uzak durabilmek zor!

Biz kusuruz ya da hata diye bir şey var mı gerçekten? Jean-Claude Van Damme bir sembol; bir yıldız değil, bir süperstar değil lakin reel bir ikon. O, dünyada bu pozisyonu bölge birkaç kişiden sadece biri: Fazla artı bir insan, sadece kocaman kasları veya büyük filmleri için değil lakin aynı zamanda ve şüphesiz, dünyaya çoğu kez fazla duyarlık gösterdiği için. Şarkıdaki gibi; zayıflık da tıpkı güç gibi, harika… Jean-Claude Van Damme’dan bu güzel ruhtan bu sözleri söylemesini istemek; herkesin eşit seviyede ve ölümsüz bir arayış içinde olduğunu dünyaya gösteriyordu.

Bu sözlere uygun bir komutan arıyorduk; pek bağımsızlık, böylece iblisleriyle barışık oysa o sebeple de okyanusun dalgalarına hüküm edebilecek biriydi, tıpatıp klip/videodaki gibi. Ayrıca okyanustan / sudan daha serbest ne olabilir fakat? Videonun ticari amacının ötesinde şarkının sözlerini diğer seviyeye taşıdığını ve katmanladığını düşünüyoruz fakat bu video için fazla mutluyuz.

61829b622af107209c00ec59.png

Baki okyanusun içinde kaybolmuşlar”

“Les rivières” video klibinizi es devretmek istemem, izninizle hikâyesini dahası sizden duyalım; mesela, sizi nehirlere atan güç neydi? Ve bu şarkının sizdeki karşılığı nedir?

Şarkı bağımlılıktan bahsediyor (aşındırıcı aşk hakkında). Düşünce, ilişkide ilk olarak karşılaşan karakterlerin bilinmez konular içinde, radikal bir dünyaya dönüştüğünde ne olur? Bunun da bütün tersini düşünün: İnsanların en iyisini bildiğini sergilemek için boynuna kravat bağladığı, gömlek giydiği ve ayakkabılarını cilalaması gerektiğine inandığı bir dünya. Diğer bir tarafta da okyanus var; gezegendeki en esrarengiz yer fakat olur ya de en özgürü. İki bambaşka karakterimiz vardı. Bu özgürlüğün içinde boğulmamıza müsade vermek, sonunda hür heykelinde ceset bulan özgürlüğün başarısızlığını bulmak! Bu güçlü imaj, orijinal “Maymunlar Cehennemi”nin son sahnesinden, başarısızlığın izlerini daha da derinleştirmek için kullandık. Smokinlerinin içinde öyle küçücükler ki, baki okyanusun içinde kaybolmuşlar. Yani onları insan yapan şeylerden fazla uzakta bir noktadalar… İnsanların gezegene karşı verdiği savaşını sadece biri kazanacak ve “o” bizden daha büyük.

2016 röportajımızda bana, “Yalnızca duyguların vektörü edinmek istiyoruz” demiştiniz. Bugünlerde duygu hanenizde ve sizi dinleyen müzikseverlerin duygu evrelerinde neler gözlemliyorsunuz? “A.A.R.O.N (Artificial Animals Riding On Neverland), Olmayan Ülke’de dörtnala dışarı giden suni hayvanlardan başka bir şey olmadığımızı söylemenin bir yolu” dediğiniz yerden Olmayan Ülke’de yaşam mesainizde yaşam nasıl evriliyor?

Doğa ölümsüz bir şımartma kaynağı; hayvanlar, aşk, büyük manzaralar veya çimde çıplak bacak yürümek. Şehirde olduğum süre, yoğun caddelerde gezindiğim ya da bir kafenin terasında kahvemi yudumlarken, geçen insanları izlediğim zamanı seviyorum; benim için bir cennet. (Benim Parisli olduğumu unutmayın, bu bizim için bir ata sporu!)

Neden film yaptığı sorulan sürrealist İspanyol yönetmen ve senaryo yazarı Luis Buñuel, “Bu dünyanın bütün mümkün dünyalar içinde en iyisi olmadığını uygulamak için” diye cevap vermişti. 4.5 milyar yıllık dünya tarihinde, 350 bin yıllık insanın hikâyesi apaçık, hep bir buhran; özlem, savaş, pandemi, iklim krizi, katliamlar… Bugün, dünyanın ve insanın gidişatını düşündüğümüzde ve tabii ama sanatın iyileştirici gücünü de es geçmeden; AaRON olarak siz ne için müzik yapmaya devam etmek istiyorsunuz?

Sanat, hayatın tatmin edici olmadığının tek kanıtı yok midir zaten?  Olur Ya de varoluşumuza dair tek kanıt bu. Görünen ve soyut arasındaki bir köprü… Bence sanat, hayatın en saf haliyle açıklama ediliş biçimidir. 

İstanbul Zorlu PSM’de nasıl bir konser bekliyor bizleri; “Işığın anatomisi”nde yeni ve öbür ışık deneyimlerinde neler yaşatacaksınız sizi dinlemeye gelenlere, azıcık tüyo alabilir miyiz?

Bizimle ses ormanına dalış yapmanızı ve sözcüklerle, müzikle sarıp sarmalanmanızı istiyoruz. Bu bizim için hayatın ve özgürlüğün kutlamasıdır.

Ve son olarak müzikseverlere ne söylemek istersiniz?

Öbür kabuklarımız olabilir lakin aynı çekirdekten benzer hayallerden ve küllerden oluşuyoruz.

Yorum yapın