‘Ardışık’ serisinde ‘Sağlıcakla Kal’ zamanı…

“Kent Soylu dünyasında sanat artık bir gizemleştirmeye dürüst yönelmiştir ve bu gizemleştirme var olan gerçekliği gizlerle örtmek anlamına kazanç. Bu eğilim her şeyden önce yabancılaşmanın sonucudur. Sanayileşmiş, nesnelleşmiş burjuva dünyası, içinde yaşayan insanlara yabancılaşmış, toplumsal gerçekler anlaşılmaz olmuş, bu gerçekliklerin bayağılığı aşırı boyutlar kazanmıştır. böylece yazarlar ve sanatçılar her şeyin dış kabuklarını kırabilmek için her olanağı kullanmışlardır. Bir yandan dayanılmaz derecede kompleks bir gerçekliği yalınlaştırma, onu temel özüne indirgeme ricası bir yandan da insanların somut yok de, temel insan ilişkileriyle bağlıymış gibi görüş isteği sanatta mitos’i, efsaneyi yaratmıştır” diyen dünya tarihi, felsefe, sanat / mimarlık kategorilerinde eserler vermiş gazeteci Ernst Fischer devamında şöyle ekler:

“Herzamanki sanat mitlerden yalnızca biçimsel olarak yararlanırken, romantik sanat burjuva dünyasının yavanlığına başkaldırmış ‘salt heves’yu, fazla özgün ve öbür olan her şeyi izah etmek için mitlerden yararlanmayı seçmiştir. Bu yöntem ise tarih içinde çoğalan insana karşı tarih dışı ‘öz insan’ı ‘zamanla koşullu’nun karşısına “değişmez” olanı çıkarmıştır.

615716eed265a21770745729

Burjuva dünyasındaki gizemleştirme ve mit yaratma bir anlamda toplumsal kararlardan öyle ya da böyle bir iç rahatlığı sağlama bir uçtan bir uca kaçışı getirmiştir. Toplumsal koşullar, zamanımızda olup bitenler her türlü çelişki, zamandışılık, gerçekdışılık, süresizlik, değişmez bir ‘ilk varoluş’ düzeyine aktarılarak genel bir ‘var olma’ düşüncesi olarak gösteriliyordu…”

Şu sıralar Fischer’in (John Berger’in önsözü ve Cevat Çapan’ın çevirisiyle Sözcükler Yayınları’ndan çıkan) “Sanatın Gerekliliği” adlı kitabıyla hemhal olmamı sağlayansa SALT’ın Ocak 2021’de başlattığı ve Ocak 2022’ye kadar SALT Galata’da devam edecek olacak “Birbirini Izleyen” serisi… SALT Araştırma ve Programlar ekibinden Amira Akbıyıkoğlu ve Farah Aksoy’un, uluslararası kariyerinin gelişme ve olgunlaşma dönemindeki 6 sanatçıyla hazırladığı program, çocukluklarını 80’lerde, ilk gençlik yıllarını 90’larda yaşamış bu sanatçılar arasındaki “kuşak bağı”nı temel alıyor. Bugünlerde “Ardarda” serisinin 17 Ekim’e değin oysa konuğu ise, “Sağlıcakla Kal” adlı sergisiyle Volkan Arslan. Sait Faik Abasıyanık’ın, ilk önce 15 Ocak 1936 tarihli Varlık dergisinde yayımlanan, balıkçı dedesi Stelyanos ile bir adada yaşamış kimsesiz Trifon’un çocuk dünyasını anlattığı “Stelyanos Hrisopulos Gemisi” adlı hikâyesine nokta koyduğu yerden yola meydana çıkan “Sağlıcakla Kal”, bir madde ve bir imge olarak fazla yönü olan bir anlatım sunuyor.

 “Yaşadığımız yüzyıl, her zaman güzelce kal dediğimiz yolculukların, ayrılıkların yüzyılıdır. Yakınlarının, sevdiklerinin kayboluşunu çaresizce izleyenlerin yüzyılı…” diyen John Berger’e selam ederek;  daha kaç tane “sağlıcakla kal” veyahut “hoş bir şekilde kal”(lar)ımız var ya da kaldı; bu şimdilik bir muamma ama azıcık buralarda, bu şehvetli aralamak isterseniz rotanız Karaköy’de konuşlanan SALT Galata… Biz de bu hızlı ve sergi dahilinde, Amira Akbıyıkoğlu, Farah Aksoy ve Volkan Aslan ile pandeminin fonunda, gölgesini ve güneşini sanat eyleyen bir kelama düştük… (Es notu: İlk üç soruyu yanıtlayan Akbıyıkoğlu ve Aksoy, diğer cevaplar ise Aslan’a ait.)

“ARDIŞIK KASIM’DA MADRİD’DE”

Öncelikle başta hasbihal edeceklere “Birbirini Izleyen” serisinin meramını anlatır mısınız? Nasıl bir ihtiyaçtan doğdu bu proje ve yaratım aşamasında neleri öncelikli sıraya aldınız?

“Ardarda”ın temelleri 2019’da gerçekleştirdiğimiz stüdyo ziyaretlerinde atılmaya başladı. adım adım ilerledi. Her adımda bir sonraki şekillendi. Kararlaştırılmış bir ön taslakla yola çıkmadık. Devamlı iletişimde kaldığımız, aksamayan bir diyalog ortamı yarattığımız sanatçılar vardı. Sohbetimiz ilerlerken beraber sıfırdan bir şeyler üretebilir miyiz, neler yapabilir ya da onların yapmış olduklarının üzerine neler koyabiliriz, diye zihin alışverişinde bulunmaya başladık. Sorular üretip hafıza egzersizleri yaptık. Salgın başladığında bu ilişkiyi kurduğumuz 6 sanatçıyı görüntülü bir toplantıda buluşturduk. Salgın ortamının hissettirdikleri, neler yapılması gerektiği, aciliyetlerin ne olduğu üzerine konuştuk.

O günlerde çevrimiçi dünyada bir çılgınlık yaşanıyordu. Bir yanda kapanmaları içten değerlendirmemize yarayacak reçeteler paylaşılıyor ve kitaplar, diziler, dil kursları, dersler herkese ücretsiz açılıyordu; diğer yanda tüm bu olan biten sorgulanıyor, sadece durup duvara veya havaya bakıp hiç bir şey yapmama ihtiyacımız ve hakkımız tartışılıyordu. Büyük ve uzun paragraflar değil de, kısa ve anlaşılır cümleler kuralım, her sanatçıya ihtiyacı olan tehlikesiz alanı yaratmaya çalışalım, ağır ağır pişirelim istedik.

Görüştüğümüz sanatçıların elbet kendi pratiklerinde üstüne eğildikleri, odaklandıkları konular vardı. Biz programı örerken bireysel rotalarını nasıl çarpıştırabiliriz, nasıl birbiriyle konuşturabiliriz ki bir zincir oluşturalım diye kafa yorduk. Barış Doğrusöz’ün bıraktığı yerden Deniz Gül nasıl devam eder, ya da tam tersi devam etmez. O zaman neyi kesintiye uğratır.

615716f6d265a2177074572b

  “Birbirini Izleyen’ın ön hazırlık döneminde, tüm dünyayı etkisi altına bölge tuhaf şartlar ortaya çıkmamıştı. Proje süreci, bir biçim olarak ‘sergileme’nin sürdürülebilirliğini karşılamak için gerekli, birtakım geç kalmış soruların önünü açtı. Sanatçılarla yapılan ayrıntılı sohbetler, eşitlikçi müzakerelerin kritik önemine işaret etti.  Bu bağlamda ‘Ardışık’, birlikte düşünmeye dayalı bir yaklaşıma duyulan inancın yanı sıra, bir kültür kurumunun süregelen krizde yeni üretimleri destekleme adımlarına örnek teşkil ediyor” diyorsunuz, biraz bunu açalım istiyorum. Ayrıca pandemi sürecinin başlangıcında ve bugününde keza bireysel hayatınızda hem de SALT’ta neler yaşadınız; keşfettikleriniz, “bu da varmış” deyip deneyim ettikleriniz nelerdir?

Pandeminin bilinmezliğini koruduğu birincil dönemde bilhassa altını çizdiğimiz ‘yeni üretimleri destekleme’ gayemiz, bugün geriye doğru dönüp bakınca daha da amaç kazandı. Yalnızca Türkiye özelinde yok, dünya genelinde sanat kurumlarının geçici olarak kapanmasıyla ertelenen sergi ve kültürel etkinlikler, sanatçıların projelerini ve dolayısıyla gelirlerini de kesintiye uğrattı. Bu sebeple “Ardarda” dahilinde açtığımız sergilerde sanatçıların yeni ya da gösterilmemiş işlerine öncelik vermelerini bilhassa önemsiyoruz. Gerekli kapanmalar hâlinde dâhi sergi sürelerini eşitlikçi bir yaklaşımla eşit tutmayı, daha çok ziyaretçiye ulaşabilmesini göz önünde bulundurarak uzatıyoruz. Mart 2020’de evlere çekilmemize sebep olan birinci dalgada SALT, Beyoğlu ve Galata yapılarını kapatmış olsa da çevrimiçi içerik üretip paylaşmaya devam etti. Bedensel ve dijital mekânlardaki tüm içerik ve olanakların ücretsiz olarak sunulduğu SALT’ın zaten birçok içeriği SALT online web sitesi üzerinden erişime açık. “Sanat”, “Mimarlık ve Tasarım”, “Büyük Kasaba, Toplum ve ekonomi” başlıkları altında 1.840.000 dijital belgeyi bir araya getiren SALT Araştırma web sitesi de hizmete benzer şekilde devam etti. Bu sebeple, hâlihazırda çevrimiçi bir altyapılar ve içeriğin erişilebilirliğinin önemini bizlere mükemmel göstermiş oldu. 

SALT’ta yeni sezonda neleri dikize yatacağız; masanızda var olanlardan, biz sanat takipçilerinin keşfedeceklerinden biraz bahseder misiniz?

Volkan Aslan’ın “Sağlıcakla Kal” sergisi paralelinde gerçekleştirilecek bir halk programı için heyecanlıyız şu günlerde. Urban.koop iş birliğinde 9 ve 10 Ekim’de suyun sosyal ve coğrafi tarihinden hareketle bir atölye ve gezi programı düzenleniyor. Programda, İstanbul’un kuzeyindeki Bahçeköy’den Taksim’e uzanan bir rota baştan başa tatlı su rezervleri ile seçili su yapıları incelenecek. “Birbirini Izleyen” programının 9 Kasım’da açılacak dördüncü sergisinin sanatçıları Fatma Belkıs ve Övünç Gökmen ile çalışmaya devam ediyoruz.

İki sanatçının 2018’den bu yandan üzerinde çalıştıkları “Alakadar” (The Connected) uzun metraj filmi edebiyat, sinema ve görsel sanatlar çevrelerine dair dağıtılmış gözlemlerinden oluşuyor. Film ve beraberinde sunum için kurgulayacakları videonun başkahramanları Onur, Ceylan ve Hüseyin’e eşlik eden bağlı tiplemeler, Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet’e süregelen modernleşme serüveninin “açık fikirli kırılganlığı ve kaygıları” olarak tarif edilebilecek absürt durumları ile yüzleşiyor. “Ardışık”ın bundan başka yurtdışı ayağı olacak. Beş sergiden seçili işler Kasım sonunda Madrid’deki Museo Nacional Centro de Arte Reina Sofía’da bir gösterim programı formatında sunulacak.

 “DÜNYAYA BAKINCA İŞLERİM ORTAYA ÇIKIYOR”

Yaptığınız işleri 2005 – 2006’dan bu yana peşine düşüp takip edenlerden biri olarak, çalışmalarınızın başlıklarından içeriklerine alt metin okumalarının -naçizane kendi boyutumda- kafa açtığını söyleyebilirim; Georges Perec, “Her yapıt bir diğer yapıtın aynasıdır” der ya, işte tam da o minvalde. Röportaja merhabasını verdiğimiz Fischer’in sözlerinin gölgesinde, sizin kadrajınızdan bakınca, bugün yaşadığımız dünyada, tüm olanları toplayınca ortaya çıkan fotoğraf nedir?

Öncelikle çok teşekkür ederim çalışmalarımla ilgili hoş sözleriniz için. Basitçe tanım etmem icabında ben ‘bir şey’ ile ‘bir şeyi’ birbirine yapıştırıyorum. Bir ilişkilendirme çabası. Gündelik hayat pratiğimin kayda değer bir parçası… Bu birbirine ‘yapıştırma’ eylemi ile gündelik hayatı katmanlarıyla betimleme etmeye çalışıyorum. Gördüğüm, deneyimlediğim, izlediğim, şahitlik ettiğim koşul, durum ve manzaraları resmediyorum bir nevi. Bu kimi süre bir yatırma olarak karşımıza çıkıyor, kimi süre bir heykel, bir kolaj ya da bir film. Sorunuza gelince benim kadrajımdan bugün yaşadığımız dünyaya, olan bitene bakınca işlerim ortaya çıkıyor.

Fransız filozof Jean-Luc Nancy, “Dünyanın anlamı, dünyaya dışsal bir şeye bir gönderme olarak meydana gelmez. Böylece görünür ancak anlam daima, kendisine manâ verilmesi gerekenden diğer bir şeye bir göndermedir (tıpkı bir bıçağın anlamının bıçakta yok kesmede olması gibi)…” der ve ekler: “Amaç dıştan gelmez, dolayısıyla, dıştan aranacak hiçbir şey yoktur, çünkü dışarısı yoktur. Buna karşılık, kendimize içeriyi sormamız gerekir. İçeride ne olup bitiyor.” Bugünlerde öyle manidar bulduğum bir tanımdır bu, sizce içeride neler olup bitiyor?

İçeride fırtınalar kopuyor. Öfke, ümidini yitirme, hayal kırıklığı hepsi bir arada… Bu ‘post-truth’ döneminde anlam aramaktan bir süreliğine vazgeçtim. Umutsuzluğu üreterek aralamaya çalışıyorum. Ola Ki nafile bir mücadele, bunu zaman gösterecek. Ve tüm bunları anında her gün sokağa bakan biri olarak söylüyorum.

61571705d265a2177074572d

“Birbirini Izleyen” ekibiyle buluşmanız nasıl oldu? “Sağlıcakla Kal” ile birlikte “Büyük Kasaba Senin, Deniz Senin” kolajları ve “Bakış” maketinin yaratım aşamasından bahseder misiniz; bu üç çalışmanın teması, derdi nedir? Bu proje için nasıl bir çalışma yürüttünüz?

Süreç, Farah Aksoy ve Amira Akbıyıkoğlu’nun atölye ziyaretiyle başladı. Bu sergide birincil kez gösterilen “En İyi Dileklerimle” isimli filmi yeni tamamlanmıştım bana “Ardışık” serisinden bahsettiklerinde. Bu filmi içine alan bir sergi yerine getirmek fikri en başından beri vardı. bununla beraber bütün binayı kaplayacak bir sergi. Başlarda daha farklı bir sergi üzerine daha gündelik olana bakan, sokağı içine alan bir sergi üstüne düşünürken pandemi başladı. Kolajlar bu süreçte ortaya çıktı. Gerçekte bu dalga / dalgalar, Atardamar’in koleksiyonunda olan “Endişe” isimli yaklaşık beş yüz parçadan oluşan renkli keçe figürlerden geliyor. Bu dalganın taramasını çoğalttım ve onları bir bir keserek defalarca yapıştırdım. Bu yeniden bana iyi geldi bu dönemde. Bunu kamusal alana taşımak ise Amira ve Farah’ın fikriydi. Boğaza, suya erişimin artık az kalsın bir lüks olduğu bu dönemde sokağa gerçek olmayan bir deniz manzarası ayarlamak, sokağa taşmak iyi geldi bana. “Gösterme” ise Nora Tataryan ile birlikte “Sağlıcakla Kal” filmi için yazdığımız metinden geliyor; “İçim sıkıştıkça dev bir dalganın gelip bütün bunları düzeltebileceğini düşünmek istiyorum…” İzleyiciye, SALT Galata’da geçirdiği süre dilimi boyunca eşlik edecek dev bir dalga, bir değişiklik manzara.

“İKİNCİ BİR MEKTUP DAHA YAZMAYA KARAR VERDİM”

Sait Faik’in (“BIR DEFA suyumuza alışmayagörsün. Onu canavar haline getirmek için hiçbir fırsatı kaçırmayacağız.” cümlesiyle biten) “Dülger Balığı Ölümü” ve (“Stelyanos Hrisopulos gemisini batırdılar.” cümlesiyle sonlanan) “Stelyanos Hrisopulos Gemisi” adlı öyküleri benim için ayrı bir yerdedir. “Sağlıcakla Kal” serginizin alt metninde Sait Faik’in bu öyküsünü görünce, heyecanlandım açıkçası! Bu bağlamda Sait Faik sizin için ne ifade ediyor? Bazı edebiyatseverlerin umutlu son olarak gördüğü bu öyküler, benim nazarımda umutsuz, hatta tam da olması gerektiği biter. Serginizde altı çizilenlerden biri de umut; sizin yaşam mesainizde umut nasıl şekilleniyor?

Sait Faik’i açıklama yapmak haddime düşmez, sadece sevdiğim ve bana ilham veren öykücülerden biri diyebilirim. Bu hikâyenin ümitli bittiğini söyleyemem. Ben devasız olan taraftanım. Bu bir sözünden dönme hali yok, öyle olsa bu sergi ortaya çıkmazdı. Bunu bir ara gibi düşünüyorum. Bu umutsuzluktan ne öğrenebiliriz diye bakmam gereken bir ara.

Serginin odağında “Sağlıcakla Kal” (2021) ve “En İyi Dileklerimle” (2019) filmleri yer alıyor; kısa filmlerinizin bendeki etkisi; pandemi sürecinde hırpaladığım ‘ben’i yeniden masaya yatırdım. Örneğin, tek bir cümle veya kadraja düşse sizce “sağlıcakla kal” diyebildiğimiz nasıl günler ve en önemlisi sağlıcakla kal diyebildiğimiz / diyebileceğimiz insan/lar olarak kalabilecek miyiz ve o halk müziği da hâlâ orada olabilecek mi?

Önceki soruda belirttiğim gibi başlarda daha fazla sokağa bakan bir sergi kurguluyordum ama pandemi yüzünden gündelik yaşam yerle yeksan olmuştu ve benim bundan böyle bakabileceğim bir sokak yoktu. Bu noktada ise “Sağlıcakla Kal” ortaya çıktı. İzleyiciye ikinci bir mektup daha yazmaya karar verdim. Kalabilecek miyiz, kimler kalacak veya ne halde kalacağımızın cevabını veremem fakat geleceğe bunu anlatabilirim bu filmlerle. Kalacaklara bu dönemin duygusunu tasvir etmeye çalışan bir mektup.

Sergi metninde de yer alan “Stelyanos Hrisopulos Gemisi”ndeki şu satırlara istinaden: “Ama toprağın üstünde koşan, onun üstünde beş on para kaygısıyla dönüp dolaşan ırk ne tuhaf mahlûklardı. Ve denize bir dakika durup bakmaya vakitleri olmadığını söyleyen bu ırk ne zevksiz mahlûklardı.” Bu tanımlama aklıma; “Dünyaya getirilir ama yetiştirilmeyiz. Bizi dünyaya getirenler, yarattıkları yeni insanı yok etmek için gereken her türlü beceriksizliği ve ahlaksızlığı yaparlar.” diyen Bernhard Thomas’ın “Neden” adlı kitabını getirdi. Siz, yakın ve uzakta gelecekteki, insanları, sanat oluşumlarını ve sanat yaratımlarını nasıl öngörüyorsunuz, hele de bu pandemi sonrası payımıza düşenlerden sonra?

Devasız, kederli bir tablo çiziyor gibi göründüğümün farkındayım lakin gelecekten umutluyum ben. Bunun yakın mı uzak mı olduğunu kestiremiyorum. Umut dozunu ayarlamayı öğrendim, öğrendik. Değişiriz, bir noktada aktarmak zorundayız. Değişmezsek neler olduğu her gün görmekten bıktım. Gelecekteki üretimler konusunda bir öngörüm değil doğrusu fakat bu krizin, pandeminin elbette etkileri olacaktır.

“DAHA EKSIK’LA NASIL ANLATABİLİRİM”

Pandemiden habersiz başlayan bir projenin içinde yer alırken aniden öbür bir âlemi deneyim ettiğiniz bu döneme sirayette, projenin başlangıç aşaması ve bugüne gelinen sürecinde yaşadığınız halet-i ruhiyeyi nasıl tariflersiniz? Ve şimdiye gelirsek; hayat mesainizde neler oluyor, sanatınız ve ruh hanenizdeki evrilmelerin, dönüşümlerin sizdeki tezahürü nedir?

Evet, sokağı hayal ederken, gündelik olana bakarken evde kapalı kalmak… Öbür bir tecrübe. Bundan şikâyetçi değilim, değildim de. Kimilerine kadar fazla şanlıyım. Düşünme aşamasında olan birkaç film var. Bunları yapmak istiyorum. Şimdilerde daha çok “Sağlıcakla Kal” sergisini sindiriyorum. Bir yılı aşkın hiç durmaksızın üstünde çalıştığım bir sergi oldu. Azaltmak kolay olmadı bu yüzden. Daha ‘eksik’la nasıl anlatabilirim azıcık bunun peşindeyim.

2016 tarihli bir röportajınızda; “Sanatın en kuvvetli olduğu zamanlar toplumsal kriz zamanlarıdır. Ben kriz zamanlarında yapılan üretimlerin daha baskı olduğunu, fakat daha iyi elenmiş ve ileriye kalacak mektuplar olduğunu düşünüyorum” diyorsunuz. Yaşadığımız dünyayı düşünürsek krizlerimiz hiç bitmiyor; iklim krizi, göçler, özlem, savaş vb. Örneğin, 102 yaşındaki sanat taciri, bilirkişi ve sanat değer biçme uzmanı Alex Rosenberg, The Art Newspaper’dan Anna Brady’ye verdiği röportajda şöyle diyor: “Şimdi kâr, insanlara bir şeyler satın almaları için borç para vermekte yatıyor. Sanat artık bir yatırım aracı.” 2016’daki düşüncelerinize istinaden 2021 itibariyle ne söylemek istersiniz?

Krizler bitmiyor aslında. Küresel, bölgesel, yerel daima bir kriz… Bu krizleri bir kenara not edecek, belgeleyecek, yazacak, çizecek birileri de oluyor haliyle. Krizi fırsata çevirenler de olacaktır, krizle baş edemeyen de. Baş edemeyenlerin tarafındayım. Bu duyguyu geleceğe izah etmek istiyorum bu filmlerle. 

Yorum yapın